Ya Bu İşler Ne?

Toplum olarak trafikten banka kuyruğuna kadar  benzer ortamlarda gerilen insanlarız. Çok doluyuz ve patlamamız için sudan sebepler yetiyor. Belki Asya kültürü belki atalarımızdan aldığımız genlerden kaynaklı bilemiyorum. Sevdiğimiz müziklere bakarsan genelde insanlar kendilerine acı verecek, acılarını hatırlatacak müzikleri seviyor. Rahatlatan aktivitelerden, spordan çok uzak yaşıyoruz. En sıradan bir örnek, dinlenmek için doğayı değil, 7/24 içinde müzik çalan-kafa şişiren müzikler-AVMyi tercih ediyoruz. Sadeleşmek yerine durmadan eşya yüklüyoruz. Kitapları zaten hiç saymıyorum, nerdeyse hiç kitap okunmuyor.

Modern hayatın yükünü sırtlanmak çok zor. Belki de ben kırsaldan çıkmış hala da büyük yerleri tercih etmeyen biri olduğum için böyle hissediyorum. Şehirler süslü kalabalık fakat bahçedeki tavuğun sesi kadar huzur vermiyor bana. Gürültüden kimse birbirini duymaya duymaya artık dinlemez  de olmuş. Dinlemeyen ve dinlenmeyen bedenler yorgun. 3 günümü merkezde geçirip üstüne Nöralterapi iğneleri ile buluşunca benim kafa malum bi milyon baloncuk oldu. Ama o kalabalık şehirlerde insanların neler çektiğini çok iyi anladım. Babamlar 5 erkek kardeş, en küçük amcam şehir merkezinde yaşıyor, kelleşmeye başlayan kafasına yaşlı gösteren bedeni yorgun gözleri ekleyince al sana şehir dediğiniz şey.

Yaşı ilerleyeni yoruyor şehir hayatı, gençlerinde içini boşaltıyor. Bana katılır mısınız bilmiyorum fakat çok az bir kesim var şehrin nimetlerinden faydalanıp hayatını daha kaliteli kılan. Bakın çoğu  müslüman  bir ülkede camileri boş ve boş olması da isteniyor. Bizimkisi ateist müslümanlık zaten o ayrı konu. Kütüphaneler zaten hakeza öyle, gitsen de güncellenmiş dolu dolu bir kütüphane yok. Sinema sanat desen gittikçe kalite düşüyor. Kaliteli yapımların sesini duyan olmuyor. Kuzenimin whatsapp grubunun mesajlarını okudum, bebeler bile anlaşamıyor, boş boş konulardan kavgalar..Hadi onlar çocuk ya biz koca koca insanlar? Hepimiz bırakın kutupları tel tel ayrılmışız. Yakında sağ elimizle sol elimiz falan kavga etmeye başlayacak.

Şahit olduğum 2 üzücü olaydan bahsetmek istiyorum. Düğün salonun binasının önünde iki dk kafa dinlemeye çıktık bekliyoruz. Ben tam göremedim eşim anlatıyor, başka bir düğünden çıkan ailede baba yola çıkınca bir tokat kadına bir tokat çocuğa patlatıyor, savrulup gidiyorlar. Düşündüm yolun ortasında halktan utanmadan bunu yapan Haktan utanır mı hiç? Evde neler yaptı kimbilir.. Ertesi gün lunaparktayız çocuklarla biz de çocuk olduk, yine başka bir baba çocuğunu bir savuruyor koruma kapılarından fırlatıyor. Sözde o çocuğu eğlendirmeye getirmiş oraya. İnsaf! kızacaksan hiç çıkarma evden. Küçüçük bedenlere, kadınlara acımayan bu seviyeye ne ara geldiniz? Ne yedirip içiriyorlar bu şehirlerde size? Öfke kontrolü, stres yönetimi sıfır. Ne sevinmeyi ölçülü yapabiliyoruz, ne de kızmayı. Koca binaların arasına sıkışıp kalmış insanlar. Sadece şu an bile aşağıda esnafın sesi geliyor, tartışıyorlar.

Tahammül yok, kalmamış insanlarda. Siniri olmayanın bol bol evhamı var, yok şöyle mi olacak yok böyle mi olacak. Durmadan kafayı yoruyoruz. Halbuki şu hayatta ne güzel meseleler de var. Güzel düşünüp güzel görebilsek, hadi güzeli de geçtim sadece düşünsek yetecek. Düşününce beyin kalp vicdan merhamet anlayış fonksiyonlarını da çalıştıracak da işte..Kendi dertlerimi geçtim de n’olcak bu memleketin hali?

İlginç Bir Gün

Ne kadar güzel bir gün, çay mı demlesem, kendimi mi assam karar veremiyorum..

demiş Anton Çehov. Nasıl bir gün geçirmişti de böyle bir söz etmişti bilmiyorum ama aynı ruh halinde ilginç bir gün geçiriyorum. Biraz yapbozla uğraştım, biraz kitap okudum biraz da Papo ile uğraştım. Hava günlük güneşlikken birden kapkara oldu ve sanki gök yere düştü. Gürültülü yağıyor..Pazar yerinde de düğün var sesi geliyor. Sabahtır arabesk çalıyorlar içim şişti. Bir de arabanın birinin freni bozulmuş galiba, ya da sürücünün kafa güzel caddede dolaşıp duruyor, arada bir fren sesi..Papo hava kapalı olunca gece oldu sandı galiba gözünü kapadı derinlerde uçuyor, arada gök gürültüsüne uyanıp gık mık diyor. Tvde bir Amerikan dublajlı film var, nikotin bağımlılık yapıyor dostum diyor fakat göremiyorum, bizimkinin hobisi arada ses veriyor görüntü gidiyor. (Philips kesinlikle tavsiye etmiyorum.) Eşim arkadaşıyla dışarda, bu yağmurda ne yapıyor bilmiyorum. Dün akşam Troller i izledim çok eğlenceli bir animasyon. Güzel mesajlar da veriyor. So just dance, dance, dance.. 🙂 bizim de hayatımız öyle olsaydı saatte bir insanlar sarılsaydı, parti günleri olsaydı keşke, ruh hallerine göre renklerimiz olsaydı falan..(Ülkenin yarısı gri renkli olurdu herhalde.)

Önceki gün de The Words(Çalıntı Hayatı) izlemiştim. Kitapları yazarları anlatan filmleri ayrı severim. Film kısaca şöyle; genç bir yazar kitaplarını bastıramaz mutsuz günler yaşarken sanırım E. Hemingway müzesinden aldıkları eski bir çantanın içinden bir kitap çıkar, basılmamış. Kendi adına yazar kitabı ve istediği kazanır, mutludur ta ki yaşlı adamla karşılaşıncaya dek..Etkilendim güzel bir filmdi..

Günlerim bu şekilde geçip gidiyor, kendimce oyalanacak birşeyler buluyorum da anneme göre fazla okuyorum, fazla ilgileniyorum hayvanlarla. Geçen gün tavşan ya da köpek mi sahiplensem dedim Allah aşkına çocuk yapın dedi ilgimi başka şeylere yönelttiğimi düşünüyor galiba. Halbuki bunları çocuğum olsa da yaparım ki ben..

Bunları niye yazdım yine bilmiyorum konuşacak kimsem yok değil de Hemingway’i anlatsam, kitaplardan bahsetsem anlayacak kimsem yok.(eşim hariç) Burda beni anlayan birileri çıkar diye düşünüyorum.

Bu arada Hemingway’i bana özel kılan 6 kelimelik bir öyküsüdür.

Amerikalı Ernest Miller Hemingway romancı, kısa hikâye yazarı ve gazetecidir. Kısa ve gösterişsiz yazı tarzı ile bilinir.

Efsane o ki herhangi sıradan bir gün, bir cemiyet toplantısında, onu çekemeyen edebiyatçılardan birisi Hemingway’e ne derece yetenekli olduğunu sorar, Hemingway ”Senin hayal bile edemeyeceğin kadar.” diye yanıt verir. Bunun üzerine muhatabı ona, 10 kelimeyi geçmeyen, etkili bir hikaye yazıp yazamayacağını sorar. ”Eğer bunu yazmayı becerebilirsen, ve buradaki herkesi derinden etkilersen yeteneklerin önünde saygıyla eğileceğim.” der. 10 kelimeye bile ihtiyaç duymayan Hemingway 6 kelimelik bir dram öyküsü yazar. Orada bulunan herkesi etkileyen bu hikaye aşağıdaki gibidir.

”Satılık: Bebek Patikleri. Hiç giyilmedi.”

''Satılık: Bebek Patikleri. Hiç giyilmedi.''

Hemingway’in 6 kelimelik öyküsünden yıllar sonra Smith Magazin’in aynı şekilde okuyucularından 6 kelimelik hayat hikayelerini istemesiyle yeni bir akım başlamış oldu.

“Senin 6 kelimelik yaşam öykün nedir?” mottosu altında Smith Magazin’in sitesinde binlerce insanın 6 kelimelik hikayelerini yazabileceği bir platform oluşturuldu. Beğenilen hikayeler bir kitap altında toplandı ve kitap en çok satanlar listesine girerek dünyanın bu projeyi tanımasına olanak sağladı.

http://www.smithmag.net/sixwords

 

Türkçe 5 kelimelik oldu 🙂 Neyse bu hikayenin vardığı yerler yara bere içinde bende, geçelim bunu..Yağmurla kalın 🙂

Kelebek ve Dalgıç(The Diving Bell and Butterfly)

images (16)

Babalar gününde oğlum, ağzımın kenarından akan salyayı siliyordu “

Her ne kadar kulağa dramatik gelse de, sesin sahibi bunu söylerken bir yandan da kendiyle inceden alay ediyordu.
Bir moda dergisinin editörü olan Jean-Dominique Bauby’nin yaşanmış hikayesini anlatır “Kelebek ve Dalgıç“…
İmrenilecek bir kariyeri, renkli bir hayatı olan genç adam, kırklı yaşlarının başında geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sabah felç olarak uyanır.
Sol gözü dışında hiçbir şeye hükmedemeyen, yani “ içeride kilitli kalma sendromu “ yaşayan Jean, felç olduğu andan itibaren kendisine göre hareketlerini tamamen yok eden bir dalgıç giysisi içinde, arkadaşlarına göre “ artık bir sebze “ olarak yaşamakta bize göre ise ölüdür.
O’nu daha iyi hissetmek ve anlamak için belki de boynunuzun pozisyonunu değiştirmeden anahtar deliğinden bakmayı deneyebilirsiniz. İnsanları sadece bel hizalarından ve tam karşısındaki açıdan gören sol gözünüzle…

Ve yeniden hikayeye dönelim;
Genç editör, sahilde koşup oynayan çocuklarına katılamaz, telefonda kendisine soru soran babasına yanıt veremez, sağlıklıyken kırdığı ya da ihmal ettiği insanların farkına varır, yapmayı erteledikleri, değerini bilemedikleri her şeyi sorgular,acı çeker, kendisine sunulan farkında olmadığı nimetlerin pişmanlığını yaşar.
Ancak bir gün bir karar verir.
“Kendime acımaktan vazgeçtim. Fark ettim ki gözümden başka iki şey daha var sahip olduğum. Hayal gücüm ve hafızam “
O andan itibaren, özgür bir kelebek gibi istediği yere uçabilen hayal gücü, onu kendi ifadesiyle bir dalgıç elbisesine sıkışmış bedeninden çıkarır. Bir kitap dahi yazar konuşma terapistinin yardımıyla, her harfi tek tek oluşturarak, büyük bir azimle.

92 yaşındaki babanın “Sen bedeninde hapsolmuşsun, ben dairemde” cümlesi “ pek çoğumuzun hayatını özetliyor galiba.
Bu yaşanmış olay, yönetmeni’i Julian Schanebel’e ödül getirdi Cannes film festivalinde.
O’nun dalgıç giysisi içinde giderek dibe battığı şekilde simgelediği hayatını felçli halini izlerken bizim özgür bedenlerimizdeki felçli halimizi düşündüm.
Ne yapacağımızı bilmeden, bedenlerimiz içinde, kararsız, sancılar içinde felçli beynimizi, düşüncelerimizi.
Yapacak bir şey yok, kader böyleymiş diyenlere özellikle tavsiye ediyorum.
Filmin sonunda sorgulamak kalıyor size sadece;
Dalgıç giysisi içinde sıkışmış ve giderek batan bir felçli misiniz ya da özgür bir kelebek mi…*

Bu filme öylesine kanalları gezerken denk geldim, baştan sona tekrar izlemeyi düşünüyorum. Gerçek bir hayat hikayesiymiş. Doğal olarak konusunu okur okumaz kendimi buldum ve tekrar tekrar halime şükrettim. Aslında o umutsuz hallerimden ötürü de utandım. “Felç olmayan iki şey gözlerim dışında hayal gücüm ve hafizam” dedi ve kitabını yazdırdı. Hastanede çay bardağının içine parmağım düşmüştü ve hiç bir şey hissetmemiştim. Garip şeyler geçmişti aklımdan. Ölmeyi istemek gibi.. Filmde bir sahnede Jean Do da ölmeyi istedi tabiki yapamazdı. Ama duyguları o kadar güzel anlatılmış ki bu film de.. uyandığımda tamamen felç değildim, konuşabiliyordum fakat kafamdakileri dile getiremedim. Neyse eğer hâlâ izlemediyseniz bence izleyin beni anlayacaksınız. Kitabını da en yakın zamanda okumayı düşünüyorum. Göz atmak isterseniz;
*www.hurriyet.com.tr 3 Şubat 2012

ERDURAN ABİNİN BENİ KURTARDIĞIDIR (Mahir Ünsal Eriş)

Devrim için bol bol sprey lazım. Devrimden sonra elektriği devlet verecek zaten. Sıcacık kaloriferli lojmanlarda oturtacak. Odun alamadın, yok kömür bulamadın derdi bitecek.

Devrim için bol bol sprey lazım. Devrimden sonra elektriği devlet verecek zaten.

-Birinci Masal-

Herkesin her şeye ruhsat alabildiği yıllardı. Tekel büfesinin okula mesafesini ölçen mezuralı zabıtalar yoktu daha. Ama hatırlıyorum soğuktu. Böğrünü Istıranca Dağları’nın yükseklerine süre süre gelen kar bulutları göğü kızıla boyadı mı, dev bir yün yorganın altında kalmış kıpırtısız çekilirdik inlerimize. Kışı geçirmeye. Arabaların plakalarına mavi bantların yapıştırılmaya başlandığı yıllardı. Ekmek şu kadar, dolar bu kadardı.

Hafta başında para yattıydı yatmasına ya, spreye para lazımdı, gidip elektrik açtırılamadı o yüzden. Devrim mühim. Devrim için bol bol sprey lazım. Devrimden sonra elektriği devlet verecek zaten. Sıcacık kaloriferli lojmanlarda oturtacak. Odun alamadın, yok kömür bulamadın derdi bitecek. Boşuna istemiyoruz devrimi. Şimdi iki spreyin hesabına mı düşelim. Birleşti paralar, spreyler alındı, gece çıkılacak. Tükürsen “Şükür!” diyeceklerin düzenine sövülecek, çarklarına tükürülecek çengelli Ş’lerle. Açtırılamadı o yüzden elektrik, soba da malum, elektrik istiyor. Ev sokaktan soğuk. Dışarıda ağlayan kardan adamların iniltileri giriyor pencerenin tüm aralıklarından, kapı altlarından, kör baca deliklerinden. Dayan oğlum Şükrü. Az kaldı devrime, elbet gün gördüğümüz günler gelecek.

Yücel dört buçuk gibi gelecek. Spreyler bende çünkü. Sonra buluşma yerine gideceğiz birlikte. Elektriksiz, ısıtıcısız, battaniyesiz geçen bu dördüncü geceyi de atlatırsam yazılama dönüşü bizimkilerden birinin peşine takılır sıcak sıcak uyurum bir yerlerde. Dayan oğlum Şükrü. Şunun şurası kaç saat.

Ama soğuk pekti. Evde, etim yapışır da kalır diye hiçbir şeye dokunamadım. Gündüz çok yağmış, okulları ıskartaya çıkarmıştı. Kar dizi geçmiş, sabah yapılmış kardan adamları bile gömmüştü ikinci postada. Havanın kararmasıyla da allahsız bir ayaz. Ama nasıl bir ayaz, nasıl bir soğuk. Soğuğun Rusçası, Fincesi, Eskimocası. Yerde, yerin bütün rutubetini çekmiş yamyaş bir yatak, üstüne lalettayin, buz gibi bir yastık, insanı temmuza çağıran laubali bir pike. Böyle şemsiyeli, çiçekli, kaplumbağalı falan. Babamın ben üniversiteyi kazandığımda Artin amcaya kestirdiği kaşe paltoyu çıkarmadan girdim pikenin altına. Kesmedi, kesecek gibi değil evin içinde hava kasatura gibi. Yerdeki halıyı da çektim üstüme. Eski bir halı. Aşağı yukarı bir damperli kamyon ağırlığında. İlgilenemedik evle, fırsat olmadı. Eylülde tuttumdu aslında. Ama ya Yücel’de ya Birol’da kaldığımdan eve bir çöp almak gelmedi aklıma. Zamanla evin kendisi çöpe döndü tabii. Altına girecek bir yorgan dahi yok. Yan dönüp büzüştüm, girdim altına halının. Botlar ayağımda. Kar suyunu çekmişler. Ayağımın soğuktan çürüdüğünü hissediyorum yattığım yerde. Kıpırdayabilsem, botumu çıkarabileceğim kadarcık olsun bir ılınsa ortalık, elimi kasığımdan çekip parmaklarımı tutacağım. Yok, yapamadım.

Var bir haller. Parmak uçlarımdan yukarıya doğru çelikten bir alete dönüştüğümü düşündüm. Çünkü sadece üşüme değil, canım da çok yanıyordu. Ellerimin soğuğundan bacaklarımın içleri üşümüştü. Saat kaç acaba. Elimi çıkarsam saate bakacağım. Soğuk, başımda bağlı bir kuduz köpek gibi, herhangi bir yerimi halıdan çıkardığım anda kapmayı bekliyor.

Tatlı, hülyalı bir ılıklık yayıldı içime. Küçük teyzemin büyük ilmekli, serin, ‘mevsimlik’ hırkası geldi gözümün önüne sonra. Birbirini izleyen ilgisiz alakasız görüntüler geçti. Ilık ılık şeyler. Ilık sesler. Belli belirsiz. “Hassiktir lan,” dedim, bir ampul çaktı uyuklayan zihnimde. “Ölüyor muyum lan yoksa?” Ilık şefkatli görüntüler dağıldı. Jack London romanına döndü dünya.

Bin zahmetle kolumu çıkardım halının altından, saate baktım, beşi yirmi geçiyor. Nerde lan bu herif, polis molis almış olmasın? Yok ki cep telefonu, çaldırasın. Kesin bir şey oldu. Ben burda küçük burjuva telaşlara kapılmışken belki de Yücel çoktan ikinci posta dayağına girmişti. Parmaklarıma takıldı gözüm sonra. Uçları yeşille pembe arası bir renge, ama hiç de canlılarda rastlananlara benzemeyen bir renge dönmeye başlamıştı. Gücüm de azalıyordu. İçimde bir uyku kuyusu açılmış, beni içine çekmeye çalışıyordu. Zaten ağır olan halı, tüylü bir hayvan ölüsü gibi kütlevi ve soğuk cüssesini iyiden iyiye bırakmıştı. İyice kırıldı kudretim.

Genel toplamda bir buçuk-iki yılı bulan uzunluktaki on dakikalık bir çabanın sonunda kapıya kadar gelebildim. Yücel hâlâ yoktu. Paspamuk uyku beni ayakta bile teslim alabilecek kadar elini güçlendirmişti artık. Yücel’in oligarşinin eline düşmüş olduğu korkusu da içime batan bir iğne gibi duruyordu. İğne de soğuktu. Çok soğuk.

Dört kez düştüm yolda. En zor kalktığım üçüncüsüydü. Dördüncüsünde kalkamadım çünkü. Çıkarken hedefi belirlemiştim. Erduran abiye gidecektim. Erduran abinin üniversitelilerin ve adembabaların çok sevdiği bir kahvesi vardı, Ziraat’in çapraz karşısında. İyi de adamdı. Herkesi sevmez ama herkesçe sayılırdı. Burayı sabahçı kahvesi olarak açmadım ben aslında, derdi. Ama sonra her nerdense güvercine sarmış. Yenganım, evde güvercinlere heyheylenince de, alıp hayvanlarını kahveye getirmiş, sonra da kuşları bırakmayayım diye diye gececiye dönmüş. Gündüz pek olmazdı. Akşama doğru şiş gözleriyle gelir, kahvesini içer, kaşları çatık gaste okurdu.

Güneş doğmuş, soğuk biçmeye başlamıştı iyice. Uykum sırtımdan çekiyor, gitme gel yatalım sıcak sıcak diye yalvarıyordu artık. Kapıya vardım ki kapı duvar. Hayat karşısındaki çaresizliğim yeni doğmuş bir tayın çaresizliğini kıskandıracak hale erince aynı o tay gibi çöküverdim yere. Vay avradını! Beni mi buldun kahve önlerinde donmuş canını alacak?

Sayıklamalar, sesler, ılık mırıltılar, kaz tüyü uykular, taptaze yeşillikler, sıcacık kumlar, ensemi gıdıklayan o uykulu tüy… Ümidim kesildi. Gözlerimi kapatmaya karar verdim. Buraya kadarmış. Enerjim kırmızıya düştü. Birazdan sistem kendini kapatacak. Herhalde ondan sonrası da o beyaz, sonsuz nur olsa gerek. Yücel’i dövüyorlar mıdır çok?

Kepenkleri tamamen indirmek üzereydim ki patırtılar içinde gelen karlı, çamurlu bir çift bot gördüm Son gördüğüm şey o botlar oldu.

Yarım saat süren bir Ümmü Gülsüm şarkısı gibi yavaş yavaş, inleye inleye kapanan bilincim birden sırtıma saplanan bir acıyla geri geldi. Ayılıverdim. Kahvenin önünde, ayazda, üzerimde sadece donla bir sandalyede oturuyordum. Kocaman bir el avuç avuç karla ovuyordu her yanımı. Erduran abi, beni donca soymuş, dükkanın önünde karla yoğuruyordu. Göğsüm, sırtım, ellerim, ayaklarım, boynum, suratım… Kar değmedik, soğuk girmedik zerre bırakmadı. Kuru ve sıcak kıyafetler getirdi üstüme sonra. Odun sobasının dibine sandalyelerden yaptığı yatağa yatırıp üstümü de kalın kamyoncu battaniyeleriyle örttü. Battaniyelerin altında çözülürken, sobanın güp güp sesini dinleyerek huzurla daldım. Ölmemiştim galiba. Dayan oğlum Şükrü.

Uyanır uyanmaz çay geldi. Bir yudumda içimde cıva gibi yürüdüğünü hissettim, sıcak sıcak. “Yücel geldi,” dedi, Erduran abi. “Sigara almaya çıktı şimdi.”

Döndü az sonra Yücel. “Kardeş, geçmiş olsun.” dedi beni uyanık görünce. Utangaç gülümsedi. “Kusura bakma, haber veremedim sana. Babam geldi akşam memleketten. Çıkamadım.”

Aklıma spreyler geldi…

Şubat 2014-OT dergi,Sayı 12

 

Derdime İmrendim

Biraz emin biraz değil biraz heyecan hastaneye gittik eşimle, dedim benim karnım ağrıyor niye bilmiyorum (hâlbuki biliyorum;) ) Sonuç pozitif hamileyim. İkimizde heyecanla ne yapalım bilemedik. Arkadaşımı aradım, ASMye gel kaydını yapalım dedi. Gittim Elif hemşire yapacak kaydı oturduk. Bilgilerimi yazdı, sorularımı cevapladı. Güler yüzlü, tatlı bir bayan. “Eylül de aşıya gel ama ben olmam doğum izninde olacağım” dedi. Üzerinde LCWnın meşhur bebek baskılı sweatshirtlerinden var, hamilelik çok yakışmış hiç kilo da almamış pek tatlı görünüyordu, içimden ben de karnım büyüyünce ben de alayım bunlardan dedim. O yaz olanlar oldu, hayalleri erteledik..

Yaklaşık bir sene sonra damar tıkanıklığı için iğne almam lazım, fizik tedavi bitti evime – o zamanlar, Konya’ya- döndüm. Zar zor yürüyorum, ASMye girer girmez geçen yaz geldi aklıma. Elif hemşireye baktım çocuğu doğmuş büyümüş bile. Yalan yok içimden benim kaderim demiştim. Aile doktorumun tayini çıkmış beni de felçli görünce şaşırdı, ayaküstü konuştuk. Benim psikoloji alt üst, okulum sokaklar anılarımı depreştiriyor, kafamda bir soru NEDEN BEN?

Bu sabah kardeşim bir fotoğraf gönderdi, Konya’da bir olay olmuş gördün mü dedi. Baktım tanımıyorum dedim geçtim. Birkaç saat sonra olayın ayrıntılarına baktım. Ne göreyim, Elif hemşireymiş meğer. Bu sefer imrenecek bir durum yok, gözümün önünde hamile halleri çocuğu kaldı. Dün arayıp ulaşamayan babası evlerine gidiyor, kapıyı açan olmayınca çilingir çağırıyor, eve giriyorlar. Yatak odasında eşi ve kendisi ölü, kızları kanlar içinde bulunuyor. Elif hemşirede altı kurşun yarası, eşi de başından vurulmuş. “Muhtemelen Elif’i öldürüp kafasına sıkmış”diyor haberde.  İkisi de sakin insanlarmış, niye böyle oldu diye kendime sordum bu sefer. Ama bunca zorluktan sonra hayatta olan “NEDEN BEN?”diyemedim. Hayatına imrendiğim Elif hemşire yok artık,   özendiğim kızı da annesiz babasız kaldı, evde cesetleriyle geçirdiği bir günün travması da cabası..

Olayın özeti şu ki; “Derdimi dinledim,derdimden iğrendim; derdini öğrendim,derdime imrendim.”

Konya’ya döndüğüm zamanlar beni yalnız bırakmıyor komşularım, ben felçli bölge kendine gelmeye başladıkça nöropatik ağrı artıyor çok canım yanıyor dedim. Bana günlerce moral veren arkadaşım düşünceli baktı. “Acı olması iyileşme belirtisi değil mi hocam?” dedi. Evet dedim. “Bende ağrı başlarsa tekrarlayacak biliyor musun?” Bir kelime edemedim. Arkadaşım lise bittiği dönemlerde doku kanseri olmuş, tedavi olumlu cevap verince kurtulmuş. Kolunda az his kaybı kalmış. Bana ilk kez derdini anlattığında ” Evlenmek bile imkansız geliyordu. Doktor çocuğun olursa sen bakamazsın demişti. Evlendim, çocuk oldu. Olmaz dediğim her şey oldu. Eğer tekrarlarsa aklıma ilk kızım geliyor biraz daha büyütsem. ” Anne yüreği.  Ne zaman şikayet yoluna girsem aklıma bunlar gelir dümeni şükür yönüne çeviririm.

Hayat yolunda yaramaz çocuklar gibi düşe kalka ilerliyoruz. Her düşüş bir kalkışın ilk adımı aslında  Kendi adıma yazıyorum bunu, grip olsam of diyen bir tipten her koşulda şükür diyecek bir tipe doğru ilerliyorum. Ne kadar başarılıyım tartışılır. Kesin olan şu ki; “öldürmeyen acı güçlendirir.” Hatta baştan yaratır. Her zorluk temeli sağlamlaştırır. Adına kader diyin, yok evrenin hediyesi diyin değişmeyen tek şey yaşadığımız duygular. Benim derdimi nimet gören milyonlarca insan var. Diğer yandan benim derdimi küçümseyen milyonlarca bencil ruh da var. O bencilleri küçük dünyalarında bırakıp kapıyı da üstlerine kilitledim. Ne haliniz varsa görün. Görmek zorundasınız, havanın bile 3 hali varken kanlı canlı bedenin türlü halleri neden olmasın? Şükretmeyi öğrenin artık. Çok acı manzaralarla öğretiyor çünkü hayat..

Mekanın cennet olsun Elif hemşire..( Cinnet kurbanı olması üzerine saatlerce yazabilirim. Kısa kesiyorum. O çok ayrı bir konu.)

images (15)

Yurdum Kanunları(Anatolian Laws)

Olumsuzluk esaslı gibi görünse de gerçekçilik temelinde oluşturulmuş bir takım kuralları içeren özdeyişler, Murphy Kanunları. Lise yıllarında vizyonu geniş, tatlı mı tatlı İngilizce öğretmenim, Selçuk hocamızdan duymuştum. Tam metnini getirip hepsini çevirip yorumlatmıştı. Tam adı Edward a. Murphy olan bu amcamız aşırı realist olup bu kanunları da o doğrultuda yazmış peki ama neden? Onu başka bir yazımda anlatayım çünkü şimdi benim gözlemlerim fakat taşı toprağı altın, insanı da hayli ilginç olan ‘Yurdum’ kanunlarına değineceğim.

yurdum insanı ile ilgili görsel sonucu

 

EV,AİLE ARKADAŞ ORTAMLARI

*Şimdilerde değişen bu kanuna göre babalar genelde içinden sever.

*Eğer birine derdinizi anlatmak isterseniz sizi dinliyor gibi yapıp, aslında duraksadığınız anda benzer acılarını anlatmak için kafasında düşüncelerini toparlamaya çalışıyordur.

*Yurdumuzda kadınların doğum anıları erkeklerin askerlik anıları, yaşlıların hastane anıları bitmez.

*Aileler kendi içinde çocuklarına saydırırken bir misafirlikte hemen övmeye başlar.

*Çocuklu aileler ile oturmak tam bir işkence sayılabilir hele ki bekarsanız. Çünkü hiç aksatmadan sırayla çocuklarını sabaha kadar anlatabilirler. Çok abes meseleler dahil konuşulur, göster amcanlara.. gibi.

*Taşmasın diye başında beklediğiniz süt bir ara ayrılsanız o arada taşar.

*Yeni gelin evleri pembe mavi olur.

*Uzun süre birbirini görmemiş insanlar muhakkak bir yerde karşılaşır ve daha sık görüşmek için sözleşir fakat sonsuza dek birbirini aramazlar.

*Sosyal medya ile bozulan demeyeceğim kendini bulan büyüklerimiz önceleri gençlere kızarken otu çöpü paylaşır hale gelir.

*Bu arada her stalk deneyimi muhakkak yanlışlıkla bir beğeni ile sonuçlanır.

*Sosyal medya özellikle akrabalar arasında kıskandırma mecrası olarak kullanılır.

*Gençlere okul bitmeden önce ne zaman bitiyor, bitince iş buldun mu, iş bulunca düğün ne zaman, evlendikten sonra çocuk ne zaman vb.sorular her bayram aksatmadan sorulur.

*Ne kadar elit olursanız olun o düğünde o halay çekilir, çiftetelli (buralarda kiraz dalı) oynanır.

*Düğünden önce muhakkak bir posta altın tartışması olur. Düğüne kırgın başlayan aileler ilerleyen saatlerde müziğin etkisi ile barışır.

*Düğünlerde oynamak için en çok nazlanan kişi çıktığı anda pistin tozunu attırır.

*Evin kızı yan komşuya da gelin gitse düğünde anne kendini parçalar.

*Kız çocuğuna ninesinin adı oğlana dedesinin adı konur.

*Misafirlikte bütün akşam yapılmayan muhabbet kapı önünde yapılır…

yurdum insanı ile ilgili görsel sonucu

GENEL

*Ülkemizde her şeyi yarıştırmak modadır, hatta sid** yarışı tabiri tam yerinde olacaktır bu durum için.

*Geceleri uykunuz kaçıyorsa elinize kitabı almanız dahi yeterli olacaktır.

*En beğendiğiniz ürünün size uygun bedeni muhakkak bitmiştir.

*Yurdumuzda koltuklar çok rahat ve çekicidir, oturan hiç kalkmayacak gibi oturur. (Mesela bizim evde babamı oturduğu koltuk hiç değişmez.)

*Bilgi edinme ihtiyacı doğduğunda kaynak olarak kitaplar ya da ilk elden bilgiye ulaşılmaz, ‘sen oku bana anlat’ düşüncesi hakimdir.

*Ezildiğinde hakkını aramak yerine kuytu köşelerde eleştiri seansları düzenlenir.

*Miyop ya da hipermetrop gibi hastalıkların temel sebebi olarak çok kitap okumak gösterilir.

*Eğer İngilizce ya da bir yabancı dil bildiğinizi söylerseniz, karşılığında biraz konuşmanız istenir.

*Soğuk hava dalgası hep balkanlardan gelir.

*Trafikte birinci kural asabiyettir, haydarı eksik etmemek lazım.

*Bir grupla uzun süreli ve sağlıklı iletişim kurmak isterseniz politik konulara hiç girmemeniz tavsiye olunur.

* Dost meclisinde en çok konuşulan konular hava ve sudur.

*Memleketimizde insanların öyle dümdüz suratına eleştiri yapmak tehlikeli olabilir. Haklı başladığınız konuşmayı haksız bitirebilirsiniz.

*Buralarda insanlar epey çalışkan olmasına rağmen akademik hayat dahil bir çok  konuda pratikten çok teori(kağıt kürek) önem taşır.

*Bir projeyi en iyi uygulayan değil en iyi anlatan saygı görür, edebiyat kısmı her daim önem taşır.(Edebiyat=Pazarlama)

*Karşılaştığı bir yabancıya Türkçe öğretmek isteyenler önce bir küfürle işe başlar.

*Evlilik programlarını çok eleştiren kişi muhakkak gizli gizli izliyordur.

*Milli içeceğimiz kimine göre ayran, kimine göre aslan sütü bence çaydır harareti aldığına inanılır.(Tabi klimalı ortamlarda.)

*Memurun birinci hedefi memleketine tayin olmaktır.

yurdum insanı ile ilgili görsel sonucu

(İş hayatının kanunlarını yukarıdaki resim özetler sanırım.)

*Güçlü her zaman haklıdır, toplum da her zaman güçlüden yanadır.

*Hemen her yolcu otobüsünde en az bir ağlayan bebek ya da çocuk bulunur.

*Otobüste önünüzdeki koltuk sizi sıkıştıracak kadar yatık olup oturan kişi de uyuyordur.

*Yan koltukta oturan kişi ile muhabbet önce nerelisin sorusu ile başlar.

*Bir soruya yok cevabını alan kişi muhakkak hiç mi yok şeklinde karşılık verir.

*Hem tipi güzel hem karakteri güzel insan yoktur varsa da size bakmaz.

Gördüğünüz gibi öyle Murphy amcanın memleketi gibi sade sakin bir memlette yaşamıyoruz, hayatın her alanında bunlara ek yapabilirsiniz.Özetle başka ülkede yaşayamam, yaşarım ya ama bu kadar eğlenemem. Benim çevremden gözlemlerim bu kadar, kusurum varsa affola, kalın sağlıcakla..

(Göz atmak isterseniz https//onedio.com/haber/olumsuzluk-degil-gercekciligi-temel-alan-50-murphy-kanunu-390902 )

Bu arada en sevdiğim kanun;

49. Birine galaksimizde 100 milyar yıldız olduğunu söyleyin, size hemen inanır. Ona bir bankın boyasının daha kurumadığını söyleyin, mutlaka emin olmak için dokunur.

Mübarek!

Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur.(1)

images (5)

Eşyaların hayatımızda etkisiz eleman olduğunu düşünenlerden misiniz? Kanı canı yok onların fakat kendilerince bir sistemleri var, zerreleri hareketli her daim. Sadece sessiz şahitleri hayatımızın. Mutlu mutsuz pek çok ânımıza ortak olmuşlardır çoğu zaman. Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okuduysanız eğer bilirsiniz, Mübarek adlı aile yadigarı bir saat vardır evde, keramet sahibi bir saat olduğuna inanır aile, çalışmasa da durur salonda.

Hayri İrdal’ın saati gibi benim de Mübareklerim var. Şahitlikleri ile kalmamış baktığımda hâlâ üzerlerinde anılarımı taşıyan Mübarekler. Çoğu eski hatta fotoğraf karelerine hapsolmuş sessiz kahramanlarım. Sizleri onlarla tanıştırmak isterim müsaade ederseniz. Hangisinden başlasam?

Rahmetli dedemin evinden bir su bardağı,plastik, kırmızı renkli beyaz puantiyeli. 30 yıla yakın kullanır babaannem, geçen gün gördüm yine. Tamam plastik sağlıklı değil, lakin şimdilerde bir kaç ayda kullanılıp atılan eşyaların yanında o antika değerinde..

Dedemin oturduğu sedirin baş ucunda asılı bezden bir resim. Minik bir kız çocuğu ellerini açmış dua ediyor, altında da ‘Dua ibadetin özüdür.’ yazar. Küçükken namazı ilk öğrendiğim zamanlarda beni etkilerdi bu resim, şimdilerde ne zaman görsem sanki önünde dedem oturmuş gülümsüyor..

Buralarda her eski evde bulunan dokuma tezgahının silindiri. Adını bilmem de annem ‘ıstar’ derdi. Bayramlarda dedemin evinde toplanır çocuklar odaya sığmayınca dışarı atılırdı. Bizde o silindirin üstüne sıralanır hamster gibi dönerdik. Seneler sonra Acun bizim oyunu keşfetti de Survivor’a koydu. Şimdilerde ev ıssız ve yalnız..

Örgü güller, karpuzlar ve kaneviçe horozlar. Örgü çiçekler her evin anahtarlığı, buzdolabı süsü olurdu. Örgü karpuzlar gelinlerin masasına sünnet çocuğunun masasına konur, vitrinde sergilenirdi. Bizim karpuzu fareler kemirmiş bende nasıl yapıldığını merak edip içinin pamuklarını boşaltmıştım. Horozlara gelince, Denizli’de başka bir resim yapacak halleri yok. Babamın işten gelmesini beklediğim kış akşamı, sobanın üstünde yemek ısınırken televizyonda da Nevra Serezli’nin sesi,Zeynep Kâmil miydi o horozun adı. Güzel anılar çağrıştırıyor işte..

Turuncu pantolonun var bir de. Kuzenimin düğününde gelinlik istemiştim, babam almamıştı. Üzüldüm diye kim aldı hatırlamıyorum o turuncu pantolonu getirmişlerdi..

Mavi çizgili beyaz el sabunu. Köyden çıkıp dayımlara gitsem özenirdim onların hayatına. Sabunları musluktan akan sıcak su mucize gibiydi. Şimdi her imkân elimde fakat o mavi sabun gibi güzel kokulu değil hiç biri..

Kahverengi,oğlan ayakkabıları. Köyde memur bir amca oğluna aldığı ama ayağına olmayan ayakkabıları bana vermişti. Zaten okula küçük başlamış çelimsiz kız çocuğunun kocaman ayakları olduğuna fotoğraflar şahit de inanmadılar bence onlarda ayaklarımın o kadar kocaman olduğuna.. 😛

Kırmızı beyazlı ayıcık, adı Yumuş. Babamın aldığı tek oyuncak. Liseye kadar elbiseler dikerdim onunla oynardım. Dertlensem ona sarılırdım, şimdilerde evin baş köşesinde. Mübarek o da benim için. Biraz yıpranmış o kadar.

Daha yazayım mı? Bence uzatmayaym gerçi pek fazla da kalmadı ama olsun.Eşyalara ismiyle hitap etmek güzeldir. Yalnız hissettirmez.. Sizin hayatınızda da Mübarekler vardır, öyle değil mi? Kalın mutlulukla..

Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde ve etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla -ve şüphesiz muayyen bir derecesinde- zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz birşey değildir. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. (2)

 

(1) ve (2) Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yayınları